“ Sakın kafanı kaldırma!” Beni çok sert bir şekilde peşinden sürüklüyordu. Canım yanmıştı. Ama şu anda ona hiçbir şey söylememem en doğrusuydu. Hemen bir taksiye atladık. Taksiciye adresi söyledi. Eve geldiğimizde hiçbir şey söylemeden dairesinin kapısını çarparak kapattı. Bu kadarı da fazlaydı. Böyle kaba davranmasına gerek yoktu. Hem sabah benimle koşmayı o istemişti. Çok sinirlenmiştim. “ İyi, sen bilirsin. Aptal! “ diye bağırdım ve tüm gücümle kapıyı çarptım.
Daha üzerimi çıkarmamıştım ki kapım çaldı. Açmadım. “ Hey orada olduğunu biliyorum. Bak çok özür dilerim. Lütfen beni anlamaya çalış.” Hala kapıyı açmadım. “ Lütfen.” Diye yalvardı. Kapıyı hafifçe araladım. “ Ne istiyorsun Rob? Yeterince kaba davranmadığın için özür dilemeye mi geldin! Üzgünüm, özrün kabul EDİLMEDİ!” kapıyı kapatmaya çalıştım ama ayağını araya koyarak bana engel oldu. Kapıyı açtı ve içerdi girdi. Ardından kapattım.
“Evet seni dinliyorum.” “Lütfen sadece birkaç saniye olaya benim açımdan bak. Ben ortalıkta görünmemek ve basına hakkımda malzeme vermemek elimden gelen her şeyi yapıyorum. Bunca aydır bunu başarmışken bir anda yanımda bir kızla yakalanıyorum. Bunun peşinden gelebilecek dedikoduları tahmin edebiliyor musun? Ben bunlara alışığım, peki ya sen? Sence bunları kaldırabilir misin? Her gün sana yüzlerce soru soran insanlarla nasıl başa çıkacaksın. Bak bunu en kısa nasıl söylerim bilmiyorum…”
Burada neler oluyordu en ufak bir fikrim bile yoktu. Ama yüz ifadesine bakılırsa bu konuşmanın yönü hiç de iyi yönde ilerlemiyordu. “ Devam et, dinliyorum” dedim. ‘ Bu çok kötü.’ Diye çığlık attı içimdeki ses. “Bak… hayatını mahvetmek istemiyorum. Bu yüzden daha fazla görüşmesek iyi olur. Üzgünüm Melanie, lütfen benden nefret etme.” Tamam. Bu her şeyden daha ağır gelmişti. Gözyaşlarımın akmasına izin verememeliydim. “ Git buradan.” Sesimi kızgın çıkarmaya çalışmıştım ama titremesine engel olamamıştım.
O sessizce arkasını dönüp giderken gözyaşlarımın akmasına izin verdim. Kendimi yatağıma atıp hıçkıra hıçkıra ağladım. 5 gün içinde bir insanın kalbi kaç kere kırılıp tamir edilebilirdi ki. Ve benim kalbim bu sınırı aşmıştı. Bir daha asla ama asla kalbimin kırılmasına izin vermeyecektim. Ve saçma hayaller yüzünden depresyona girmeyecektim. Hemen şimdi dışarı çıkıp günün tadını çıkaracaktım. Artık Robert Pattinson defterini kapatıyordum. Hemde sonsuza kadar.
Aynada kendi görüntüme baktım. Gözlerim ağlamaktan kızarmıştı. Burnumun ucu da öyle. Oldukça komik görünüyordum. Bundan sonra ağlamamaya söz verdim. Yüzümü yıkayıp evden çıktım. Cüzdanımı yanıma aldığıma çok sevinmiştim. İçine baktım. Yaklaşık 500 dolar kadar para vardı. Los Angeles için az bir miktardı ama yinede bana alışveriş için yeterdi. Gördüğüm ilk mağazaya girdim. İhtiyacım olan yada olmayan her şeyi satın aldım. Paramı tamamen harcadığımda içimdeki sıkıntıdan da kurtulmuş olduğum gibi bir hisse kapıldım. Bazen normal kızlar gibi hissetmek güzeldi.
Eve döndüm. Maillerimi kontrol ettim. Annemler yarın sabah evde olacaklardı. Toplantıları erken bitmişti. Ve bir ay sonra Londra’ya taşınmış olacaktık. Her şey bitmiş olacaktı. Buradan ayrılırken ona veda etmem gerekmeyecekti. Çünkü o beni istemiyordu. Artık düşünmem gereken tek kişi Josephine’di. Bensiz çok sıkılacaktı. Bu sırada cep telefonum çaldı. “ Bayan Melanie, ben OK dergisinden Cathrine Powell, size birkaç soru sormak istiyorum.” Ah, olamaz. Bu kadar çabuk mu öğrenmişlerdi. “ Bakın, bana sormanız gerek sorular her neyse, verecek cevabım yok. Lütfen beni daha fazla rahatsız etmeyin.”
Televizyonda her ne kadar izleyecek bir şey olmasa da karşısına geçtim. Magazin programlarına göz atmaya karar verdim. E! Kanalında haberler başlamıştı. Yine mi Rob! Kanalı değiştirecekken ekranda kendimi görünce dondum. Habere yorum yapan kadın, benim hakkımda Robert Pattinson’un esrarengiz sevgili olarak bahsediyordu. Hah. Şimdi bu haberi izleyen yüzlerce kız benden nefret etmeye başlamıştır diye düşündüm. Ama şu andaki durumumuzu bilseler sevinç çığlıkları atarlardı. Halime acıdım.
Hava iyice karardıktan sonra yalnızlık duygusuyla beraber sabah alışverişle attığım sıkıntı duygum içimdeki yerime geri geldi. Bu kez duygularımdan sıyrılmak yerine onların beni ele geçirmesine izin verdim. Gözlerimi sıkı sıkıya kapattım. Yaklaşık bir saat sonra kapının sesi yüzünden uyandım. Biri hafif hafif kapıya vuruyordu. Kalktım. Gözlerimi ovuşturarak kapıyı açtım. Robert karşımda duruyordu. Bu kez daha ne yapıp kalbimi kıracaktı acaba. Derince bir nefes aldım. “ Ee, Robert, bu kez ne istiy…” cümlemi bitirmeme izin vermemişti…
9 Ocak 2010 Cumartesi
8 Ocak 2010 Cuma
Bölüm 6
Önümüzdeki 3 gün aynı şekilde geçti. Her sabah 7 de uyandım. Sessizce – kimseye görünmeden – evden çıkıp 8.30’a kadar koştum. Eve gelip duşumu aldım. Elimden geldiğince odamdan ve evin bulunduğu kattan uzak durdum. Yalnız kalmam gereken her an Josephine ile beraber oldum. Olanları anlattım. Önce bana saçma nasihatler vermeye çalıştı. Onun sözleriyle avunmadığımı, gerçekten bu işten canım yandığını anladığında konuşmaya son verdi. 3 gündür onun adı ve konusu aramızda geçmiyordu.
4. gün yine 7de uyandım. iPod’umun sesini sonuna kadar açıp kulaklıkları taktım. Koşu ayakkabılarımı ve eşofmanlarımı giyip evden çıktım. Merdivenlerin başına geldiğinde biri kolumdan sertçe tuttu. Kulaklıkları çıkartıp arkama sinirle döndüm. “ Hey, ne isti…” Cümlemi tamamlayamamıştım. Karşımda oldukça endişeli bir surat ifadesiyle duruyordu. Onu öyle görünce 3 gündür içimde kopan tüm fırtınalar hiç yaşanmamış gibiydi. Ama ona karşı eskisi gibi duygular hissetmemeliydim. Bu… tamamen yanlıştı. O bana ait değildi. Çoktan onu sahiplenen biri olmuştu…
“ Özür dilerim. Kaba davranmak istememiştim. 3 gündür ortalarda yoksun. Perdelerin sıkı sıkıya kapalıydı. Birkaç kez kapını çaldım ama açmadın. Başına bir şey gelmiş olmasından endişelendim. ” Beni merak etmesi komikti. Buna gerek bile yoktu. Bu 3 günü çok iyi bir şekilde idare etmiştim. Şimdi hayatıma yeniden girmeye çalışması çok saçmaydı. Onun bana ihtiyacı yoktu ki. “ Hayır başıma hiçbir şey gelmedi. Benim için endişelenmen gerekmezdi. Üzgünüm gitmeliyim.” Dedim. Kolumu onun elinden zayıfça çekerek kurtardım. Merdivenlerden koşarak indim. Attığım her adımda canım daha çok acıyordu. Ama yapamazdım. Kendimi boş ümitlere kaptıramazdım. Bugüne kadar hayatıma giren hiçbir erkeğin canımı yakmasına izin vermediğim için kendimi tebrik ettim. Eğer 19 yaşındaysanız bazı ‘travmaları’ atlatmak daha kolay olur.
Gittiğimdeki yüz ifadesini hayal etmeye çalıştım. Hayal kırıklığına mı uğramıştı, üzülmüş müydü? Belki de umursamamıştı. ‘ Düşünme ! ’ diye emir verdim beynime. ‘Yeter!’. “ Daha ne kadar benden kaçabilirsin. Gerçekleri unutma. Sanki seni aldatmış gibi davranıyorsun. O sana hiçbir şey için ümit vermedi unutma bunu. ” Bir kez daha beynim haklıydı. Ona hak etmediği şekilde davranmıştım. Sanırım ondan özür dilemeliydim.
Düşüncelerimden sıyrıldığımda 2 kilometrelik parkuru koşmuş, eve dönüyordum. Yolumun üzerindeki markete uğrayıp kahvaltı için birkaç malzeme aldım. Uzun süredir bir şeyler yememiştim. Beynim mantıklı çalışmaya başladığından, kendi ihtiyaçlarını da hatırladı. Karnım guruldadığında güldüm. Hemen birkaç malzeme alıp eve doğru yürüdüm.
Evin kapısına geldiğimde araya sıkıştırılmış bir kağıt gördüm. Kağıdı elime aldım ve notu okudum. “ Son 3 gündür aynaya baktın mı hiç? Nasıl göründüğünün farkında mısın? Bu kadar uykusuz kalman için korkunç bir olay olmuş olmalı. Senin için gerçekten endişeleniyorum. Acaba seni istemeden kırdım mı? Konuştuğumuz son günü düşündüm ama hiçbir şey bulamadım. Umarım yeniden dostluğumuz devam eder. R.” Notu katlayıp arka cebime koydum. Eve girecekken saate baktım. 10a geliyordu. Yinede ondan özür dilemeliydim. Evde olmaması muhtemeldi ama şansımı denemeye karar verdim. Dairesinin önünde durdum. Kararsızca kapıyı birkaç kez çaldım. Açan olmadı. Tahmin ettiğim gibiydi. Geri döndüm.
Tüm gün oyalanacak işler arayıp durdum. Annemle tam üç kez telefonda konuştum. Taşınacağımız yeni yerin Londra olduğunu duyunca ürperdim. Londra… lisede ki coğrafya derslerinde öğrendiğim birkaç bilgiye göre sürekli kasvetliydi. Sürekli hava bulutluydu. İğrenç diye düşündüm. Los Angeles’ın güneşli ve sıcak havalarından sonra Londra’ya alışmam oldukça zor olacaktı. Tabi arkamdakileri hesaba katmıyordum bile.
Akşama kadar pembe dizilerin tekrar bölümlerini izleyip durdum. Saat 9 olduğunda evden çıktım. Kapının önünde derince bir nefes alıp çaldım. Kapıyı açan olmadı. Arkamı dönüp gidiyordum ki kapı açıldı. “ Hey! Kapımı çalıp gitmeyecektin değil mi?” Haha. Tabi ki gitmeyecektim. “Şey ben… özür dilemek için gelmiştim. Sana kaba davrandığım için. Bu sabahki davranışımın hiçbir mantıklı açıklaması yoktu kabul ediyorum. Umarım beni affedebilirsin.” Dedim üzgünce. Kıkırdadı. Elini saçlarının arasından geçirdi ve düşündüğünü belli etmeye çalışan sesler çıkardı. “ Sanırım affedebilirim.” Şu anda yerimde sıçramamak için kendimi zor tutuyordum. İstediği oyuncağı almış çocuk gibi tepkiler vermeye hazırdım. “ Ama bir şartla,” dedi. Şart mı? Tek kaşımı kaldırıp yüzüne baktım. Şaşırmış bir ifade içinde olabilirdim. Sanırım öyleydim. Yüzüme dikkatlice bakıp kahkahalarla gülmeye başladı. “ Bu kadar korkmana gerek yoktu. Sadece yarın sabahki koşuna eşlik etmeme izin vermeni istiyorum.”
İçimde tuttuğum nefesimi verdim. “ Tamam anlaştık. Yedide kapıda ol.” Dedim en içten gülümsememle. Evime döndüm. Madem ki eski halimize dönüyorduk, yapmam gereken tek şey yarın sabahı beklemekti.
Pijamalarımı giyip koltuğa uzandım. 3 gecedir ilk defa televizyonun sesini kıstım ve deliksiz bir uyku çektim. Gözlerimi açtığımda biri kapıya gürültü bir şekilde vuruyordu. Saate baktım. Aman Tanrım! 7.30. Geç kalmıştım. Hemen kapıya koştum. “ Neredeyse kapıyı kıracaktım. Bir an için öldüğünü düşündüm!” dedi. “ Çok özür dilerim. Alarmı duymamışım. 3 dakika sonra geliyorum.” Kapıyı kapatmadım. Koşarak odama gidip üzerimi giyindim. Dişlerimi fırçaladım, anahtarlarımı aldım. “ Hazırıımmmmm!” gülümseyerek gittim yanına. “Seni mutlu gördüğüme sevindim.” Dedi. “ bende.”
Hafif tempoda koşuyorduk. Bugün onun kurallarına uyuyordum. Hava ne kadar bulutlu ama ılık olsa da güneş gözlüklerimizi ve kapüşonlarımızı taktık. Bu onun tanınmama kuralıydı. Parka ulaştığımızda bir anda etrafımızda deli gibi flaşlar patlamaya başlamıştı. “ Lanet olsun!” diye tısladı dişlerinin arasından ve ardından hafif bir küfür duydum.
4. gün yine 7de uyandım. iPod’umun sesini sonuna kadar açıp kulaklıkları taktım. Koşu ayakkabılarımı ve eşofmanlarımı giyip evden çıktım. Merdivenlerin başına geldiğinde biri kolumdan sertçe tuttu. Kulaklıkları çıkartıp arkama sinirle döndüm. “ Hey, ne isti…” Cümlemi tamamlayamamıştım. Karşımda oldukça endişeli bir surat ifadesiyle duruyordu. Onu öyle görünce 3 gündür içimde kopan tüm fırtınalar hiç yaşanmamış gibiydi. Ama ona karşı eskisi gibi duygular hissetmemeliydim. Bu… tamamen yanlıştı. O bana ait değildi. Çoktan onu sahiplenen biri olmuştu…
“ Özür dilerim. Kaba davranmak istememiştim. 3 gündür ortalarda yoksun. Perdelerin sıkı sıkıya kapalıydı. Birkaç kez kapını çaldım ama açmadın. Başına bir şey gelmiş olmasından endişelendim. ” Beni merak etmesi komikti. Buna gerek bile yoktu. Bu 3 günü çok iyi bir şekilde idare etmiştim. Şimdi hayatıma yeniden girmeye çalışması çok saçmaydı. Onun bana ihtiyacı yoktu ki. “ Hayır başıma hiçbir şey gelmedi. Benim için endişelenmen gerekmezdi. Üzgünüm gitmeliyim.” Dedim. Kolumu onun elinden zayıfça çekerek kurtardım. Merdivenlerden koşarak indim. Attığım her adımda canım daha çok acıyordu. Ama yapamazdım. Kendimi boş ümitlere kaptıramazdım. Bugüne kadar hayatıma giren hiçbir erkeğin canımı yakmasına izin vermediğim için kendimi tebrik ettim. Eğer 19 yaşındaysanız bazı ‘travmaları’ atlatmak daha kolay olur.
Gittiğimdeki yüz ifadesini hayal etmeye çalıştım. Hayal kırıklığına mı uğramıştı, üzülmüş müydü? Belki de umursamamıştı. ‘ Düşünme ! ’ diye emir verdim beynime. ‘Yeter!’. “ Daha ne kadar benden kaçabilirsin. Gerçekleri unutma. Sanki seni aldatmış gibi davranıyorsun. O sana hiçbir şey için ümit vermedi unutma bunu. ” Bir kez daha beynim haklıydı. Ona hak etmediği şekilde davranmıştım. Sanırım ondan özür dilemeliydim.
Düşüncelerimden sıyrıldığımda 2 kilometrelik parkuru koşmuş, eve dönüyordum. Yolumun üzerindeki markete uğrayıp kahvaltı için birkaç malzeme aldım. Uzun süredir bir şeyler yememiştim. Beynim mantıklı çalışmaya başladığından, kendi ihtiyaçlarını da hatırladı. Karnım guruldadığında güldüm. Hemen birkaç malzeme alıp eve doğru yürüdüm.
Evin kapısına geldiğimde araya sıkıştırılmış bir kağıt gördüm. Kağıdı elime aldım ve notu okudum. “ Son 3 gündür aynaya baktın mı hiç? Nasıl göründüğünün farkında mısın? Bu kadar uykusuz kalman için korkunç bir olay olmuş olmalı. Senin için gerçekten endişeleniyorum. Acaba seni istemeden kırdım mı? Konuştuğumuz son günü düşündüm ama hiçbir şey bulamadım. Umarım yeniden dostluğumuz devam eder. R.” Notu katlayıp arka cebime koydum. Eve girecekken saate baktım. 10a geliyordu. Yinede ondan özür dilemeliydim. Evde olmaması muhtemeldi ama şansımı denemeye karar verdim. Dairesinin önünde durdum. Kararsızca kapıyı birkaç kez çaldım. Açan olmadı. Tahmin ettiğim gibiydi. Geri döndüm.
Tüm gün oyalanacak işler arayıp durdum. Annemle tam üç kez telefonda konuştum. Taşınacağımız yeni yerin Londra olduğunu duyunca ürperdim. Londra… lisede ki coğrafya derslerinde öğrendiğim birkaç bilgiye göre sürekli kasvetliydi. Sürekli hava bulutluydu. İğrenç diye düşündüm. Los Angeles’ın güneşli ve sıcak havalarından sonra Londra’ya alışmam oldukça zor olacaktı. Tabi arkamdakileri hesaba katmıyordum bile.
Akşama kadar pembe dizilerin tekrar bölümlerini izleyip durdum. Saat 9 olduğunda evden çıktım. Kapının önünde derince bir nefes alıp çaldım. Kapıyı açan olmadı. Arkamı dönüp gidiyordum ki kapı açıldı. “ Hey! Kapımı çalıp gitmeyecektin değil mi?” Haha. Tabi ki gitmeyecektim. “Şey ben… özür dilemek için gelmiştim. Sana kaba davrandığım için. Bu sabahki davranışımın hiçbir mantıklı açıklaması yoktu kabul ediyorum. Umarım beni affedebilirsin.” Dedim üzgünce. Kıkırdadı. Elini saçlarının arasından geçirdi ve düşündüğünü belli etmeye çalışan sesler çıkardı. “ Sanırım affedebilirim.” Şu anda yerimde sıçramamak için kendimi zor tutuyordum. İstediği oyuncağı almış çocuk gibi tepkiler vermeye hazırdım. “ Ama bir şartla,” dedi. Şart mı? Tek kaşımı kaldırıp yüzüne baktım. Şaşırmış bir ifade içinde olabilirdim. Sanırım öyleydim. Yüzüme dikkatlice bakıp kahkahalarla gülmeye başladı. “ Bu kadar korkmana gerek yoktu. Sadece yarın sabahki koşuna eşlik etmeme izin vermeni istiyorum.”
İçimde tuttuğum nefesimi verdim. “ Tamam anlaştık. Yedide kapıda ol.” Dedim en içten gülümsememle. Evime döndüm. Madem ki eski halimize dönüyorduk, yapmam gereken tek şey yarın sabahı beklemekti.
Pijamalarımı giyip koltuğa uzandım. 3 gecedir ilk defa televizyonun sesini kıstım ve deliksiz bir uyku çektim. Gözlerimi açtığımda biri kapıya gürültü bir şekilde vuruyordu. Saate baktım. Aman Tanrım! 7.30. Geç kalmıştım. Hemen kapıya koştum. “ Neredeyse kapıyı kıracaktım. Bir an için öldüğünü düşündüm!” dedi. “ Çok özür dilerim. Alarmı duymamışım. 3 dakika sonra geliyorum.” Kapıyı kapatmadım. Koşarak odama gidip üzerimi giyindim. Dişlerimi fırçaladım, anahtarlarımı aldım. “ Hazırıımmmmm!” gülümseyerek gittim yanına. “Seni mutlu gördüğüme sevindim.” Dedi. “ bende.”
Hafif tempoda koşuyorduk. Bugün onun kurallarına uyuyordum. Hava ne kadar bulutlu ama ılık olsa da güneş gözlüklerimizi ve kapüşonlarımızı taktık. Bu onun tanınmama kuralıydı. Parka ulaştığımızda bir anda etrafımızda deli gibi flaşlar patlamaya başlamıştı. “ Lanet olsun!” diye tısladı dişlerinin arasından ve ardından hafif bir küfür duydum.
7 Ocak 2010 Perşembe
Bölüm 5
“ Saat 4e geliyor. Sanırım kalksam iyi olur. Seni uykundan mahrum etmek istemem.” 4 mü? Ciddi olamazdı herhalde. En son hatırladığım – aslında hatırlamıyorum her neyse – gece yarısı olmak üzereydi. Onunla 5 saattir beraberdim ve vaktin nasıl geçtiğini anlayamamıştım.
Aslında gitmesini istemiyordum ama 3 saatlik uykuyla ayaktaydım ve kaldırabileceğimden daha heyecanlı bir gün olmuştu. Onun yanında sızıp kalmak, isteyeceğim son şeydi. Derin bakışlarını üzerimde hissettim. Yüzünde garip bir ifade vardı. İnsanların yüzünde doğruları söyleyecekleri zaman oluşan gibi bir ifade…
“ Bu çılgınlık başladığından beri edindiğim ilk dostsun. Sana güvenebilirim, değil mi? Aslında çok saçma. Sadece 2 gündür tanışıyoruz ve ben sana kendimle ilgili her şeyi anlatıyorum. Senin o deli hayranlardan olmadığını nereden bilebilirim. Tabi ki her an bunları beni gidip paparazzilere anlatabilirsin. Ama bilemiyorum… Seni birkaç kez görmüştüm. Sanki sende benim gibisin. İnsanlardan biraz daha uzaksın. Sana karşı kendimi yakın hissettim. Biliyor musun? Aslında anlatsan bile umurumda değil. Ben sana güveniyorum.” Vay be! Tabi ki gidip hiçbir paparazziyle röportaj yapma gibi bir niyetim yoktu. Olsaydı bile bu çılgın sözlerden sonra kendimi pislik gibi hisseder ve planlarımdan vazgeçerdim.
Kapıyı açtım. Elini uzattı. “ teşekkür ederim! Her şey için.” Gülümsedi. Çekinerek elimi uzattım. Çünkü ona dokunduğum zaman tenimden elektrik akımı geçmiş gibi hissedeceğimi biliyorum. Ah haklıydım! “ Ben teşekkür ederim. Bu şehirdeki 2. dostum olduğun için. ” Gözlerini devirdi. “ Onun kusuruna bakma. Sanırım sana fazla aşık “ diyerek güldüm. Önce yüzünde anlamadığım bir ifade oldu. Sonra kahkahalarla gülmeye başladı. “ Bu alışık olduğum bir şey. Ama kızlar şu anda ilgilendiğim en son şey. “ Olamaz… Bana bir şey mi ima etmeye çalışıyordu. Gürültülü bir şekilde yutkundum. “ İyi geceler. Geldiğin için çok teşekkür ederim. Güzel bir akşamdı. “ dedim. Kapıdan çıktığında bir şey söyledi. Sanırım bu saçmalık gibi bir şey çıktı ağzından.
Kapıyı kapatır kapatmaz odama koştum. O kadar yorgundum ki. Pijamalarımı giyecek kadar bile enerjim yoktu. Hemen yatağa yattım…
* * *
Gözlerimi açtım. Saat 5 i gösteriyordu. Sabah mı akşam mı anlayamadım. Sabah olamazdı çünkü 1 saattir uyuyor gibi hissetmiyordum. Yavaşça doğruldum. Başım deli gibi ağrıyordu ve hala yorgundum. Dengemi bulmaya çalışarak pencereye gittim. Hava kararıyordu. Akşam olmuş. Tam olarak 13 saattir uyuyordum. Akşam soğuğuyla ayılmak ümidiyle derin derin nefesler aldım. İşe yaramadı. Banyoya gittim. Yüzümü yıkadım. O da işe yaramadı. Duşa girmeye karar verdim.
On beş dakikalık bir duşun ardından tam anlamıyla ayılmıştım. Midem guruldadı. Mutfakta dünden kalan pizzayı buldum. Birkaç parçayı mikrodalga fırında ısıtmaya başladım. Gözlerimi pizzalardan ayıramıyordum. Sanki avını izleyen aslan gibiydim. Ama benim avım çaresizce yenmek için bekliyordu. Pizzaları çıkartıp salonda televizyonun karşısına kuruldum. Bu koltuk yatağımdan çok daha rahattı. Sanırım artık burada uyumalıydım. Kumanda bozulana kadar kanal değiştirdim. İzleyecek hiç bir şey yoktu. Pazartesi gecelerinden nefret ediyordum. En sonunda E! Kanalında dikkatimi çekecek bir haber gördüm. ‘ Robert Pattinson ve Kristen Stewart birlikte mi?’ Kadın bir yandan konuşurken bir yandan da ikisinin birlikte çekilmiş görüntüleri gösteriliyordu. Elimdeki pizzayı tabağa bıraktım. Artık aç değildim. Ve sanırım bir daha yemek yemeyecektim.
Onlar tabi ki beraber olurlardı. Bu kadar sürükleyici bir aşk hikayesindeki baş kahramanlar olmak, peşinden gerçek hayatta bir aşkı da getirirdi. Bunu düşünemeyecek kadar beyinsiz olduğuma inanamıyordum. Bu kez gerçekten üzülmüştüm. Onun dostluktan bahsettiğinde bile böyle şeyler hissetmediğime emindim. Sanki bu kalp kırılması gibi bir şeydi. Odama gittim. Daha koyu renk olan perdelerimi sıkı sıkıya kapattım. Bilgisayarımı ve ince battaniyemi alıp salona döndüm. Google’a Robert Pattinson ve Kristen Stewart yazıp arattım. Milyonlarca resim karşımdaydı. Her an beraberlerdi. Birbirlerinin gözlerinin içine baktıkları, sarıldıkları, güldükleri, öpüştükleri… Her resimle biraz daha canım yanmaya başlamıştı. Bilgisayarı sinirle kapattım. Televizyonun sesini sonuna kadar açtım. İçimdeki sesleri bastırmasını umarak yorganı başıma kadar çektim ve sonsuza kadar sürmesini istediğim uykuya daldım.
Aslında gitmesini istemiyordum ama 3 saatlik uykuyla ayaktaydım ve kaldırabileceğimden daha heyecanlı bir gün olmuştu. Onun yanında sızıp kalmak, isteyeceğim son şeydi. Derin bakışlarını üzerimde hissettim. Yüzünde garip bir ifade vardı. İnsanların yüzünde doğruları söyleyecekleri zaman oluşan gibi bir ifade…
“ Bu çılgınlık başladığından beri edindiğim ilk dostsun. Sana güvenebilirim, değil mi? Aslında çok saçma. Sadece 2 gündür tanışıyoruz ve ben sana kendimle ilgili her şeyi anlatıyorum. Senin o deli hayranlardan olmadığını nereden bilebilirim. Tabi ki her an bunları beni gidip paparazzilere anlatabilirsin. Ama bilemiyorum… Seni birkaç kez görmüştüm. Sanki sende benim gibisin. İnsanlardan biraz daha uzaksın. Sana karşı kendimi yakın hissettim. Biliyor musun? Aslında anlatsan bile umurumda değil. Ben sana güveniyorum.” Vay be! Tabi ki gidip hiçbir paparazziyle röportaj yapma gibi bir niyetim yoktu. Olsaydı bile bu çılgın sözlerden sonra kendimi pislik gibi hisseder ve planlarımdan vazgeçerdim.
Kapıyı açtım. Elini uzattı. “ teşekkür ederim! Her şey için.” Gülümsedi. Çekinerek elimi uzattım. Çünkü ona dokunduğum zaman tenimden elektrik akımı geçmiş gibi hissedeceğimi biliyorum. Ah haklıydım! “ Ben teşekkür ederim. Bu şehirdeki 2. dostum olduğun için. ” Gözlerini devirdi. “ Onun kusuruna bakma. Sanırım sana fazla aşık “ diyerek güldüm. Önce yüzünde anlamadığım bir ifade oldu. Sonra kahkahalarla gülmeye başladı. “ Bu alışık olduğum bir şey. Ama kızlar şu anda ilgilendiğim en son şey. “ Olamaz… Bana bir şey mi ima etmeye çalışıyordu. Gürültülü bir şekilde yutkundum. “ İyi geceler. Geldiğin için çok teşekkür ederim. Güzel bir akşamdı. “ dedim. Kapıdan çıktığında bir şey söyledi. Sanırım bu saçmalık gibi bir şey çıktı ağzından.
Kapıyı kapatır kapatmaz odama koştum. O kadar yorgundum ki. Pijamalarımı giyecek kadar bile enerjim yoktu. Hemen yatağa yattım…
* * *
Gözlerimi açtım. Saat 5 i gösteriyordu. Sabah mı akşam mı anlayamadım. Sabah olamazdı çünkü 1 saattir uyuyor gibi hissetmiyordum. Yavaşça doğruldum. Başım deli gibi ağrıyordu ve hala yorgundum. Dengemi bulmaya çalışarak pencereye gittim. Hava kararıyordu. Akşam olmuş. Tam olarak 13 saattir uyuyordum. Akşam soğuğuyla ayılmak ümidiyle derin derin nefesler aldım. İşe yaramadı. Banyoya gittim. Yüzümü yıkadım. O da işe yaramadı. Duşa girmeye karar verdim.
On beş dakikalık bir duşun ardından tam anlamıyla ayılmıştım. Midem guruldadı. Mutfakta dünden kalan pizzayı buldum. Birkaç parçayı mikrodalga fırında ısıtmaya başladım. Gözlerimi pizzalardan ayıramıyordum. Sanki avını izleyen aslan gibiydim. Ama benim avım çaresizce yenmek için bekliyordu. Pizzaları çıkartıp salonda televizyonun karşısına kuruldum. Bu koltuk yatağımdan çok daha rahattı. Sanırım artık burada uyumalıydım. Kumanda bozulana kadar kanal değiştirdim. İzleyecek hiç bir şey yoktu. Pazartesi gecelerinden nefret ediyordum. En sonunda E! Kanalında dikkatimi çekecek bir haber gördüm. ‘ Robert Pattinson ve Kristen Stewart birlikte mi?’ Kadın bir yandan konuşurken bir yandan da ikisinin birlikte çekilmiş görüntüleri gösteriliyordu. Elimdeki pizzayı tabağa bıraktım. Artık aç değildim. Ve sanırım bir daha yemek yemeyecektim.
Onlar tabi ki beraber olurlardı. Bu kadar sürükleyici bir aşk hikayesindeki baş kahramanlar olmak, peşinden gerçek hayatta bir aşkı da getirirdi. Bunu düşünemeyecek kadar beyinsiz olduğuma inanamıyordum. Bu kez gerçekten üzülmüştüm. Onun dostluktan bahsettiğinde bile böyle şeyler hissetmediğime emindim. Sanki bu kalp kırılması gibi bir şeydi. Odama gittim. Daha koyu renk olan perdelerimi sıkı sıkıya kapattım. Bilgisayarımı ve ince battaniyemi alıp salona döndüm. Google’a Robert Pattinson ve Kristen Stewart yazıp arattım. Milyonlarca resim karşımdaydı. Her an beraberlerdi. Birbirlerinin gözlerinin içine baktıkları, sarıldıkları, güldükleri, öpüştükleri… Her resimle biraz daha canım yanmaya başlamıştı. Bilgisayarı sinirle kapattım. Televizyonun sesini sonuna kadar açtım. İçimdeki sesleri bastırmasını umarak yorganı başıma kadar çektim ve sonsuza kadar sürmesini istediğim uykuya daldım.
6 Ocak 2010 Çarşamba
Bölüm 4
Pizza mı? Ama ben pizza sipariş etmemiştim ki. ‘’ Ben pizza sipariş etmedim? ‘’ diyerek aklımdakini sordum pizzacı çocuğa. Sanki daha fazla uzatma dermiş gibi bakış attı bana. ‘’ Pizzayı alıyor musunuz yoksa geri mi döneyim?’’ Bu soruyu benim yerime midem guruldayarak yanıtladı. ‘’ Tamam kalsın. Ne kadar?’’ ‘’ Parası ödendi.’’ Dedi ve pizzayı elime tutuşturup gitti.
Pizza kutusunu şimdilik masanın üzerine bırakıp giyinmek için odama gittim. Siyah bir eşofman ve gri bir tişört giydim. Canavar hareketlenmeye başlamıştı. Saat yaklaşık 11di. Bu saatte ya evde değildi yada uyuyor olmalıydı. Usulca pencereden baktım. Evinin ışıkları yanıyordu. Akşam yemeğimi – gizemli pizzamı – pencerenin önüne çektiğim masada yemeğe karar verdim. Salondan pizzayı aldım ve bilgisayar karşısına kuruldum.
Bilgisayarımı açıp maillerimi kontrol ettim. Annemden gelen bir mail vardı. Ancak 9 gün sonra dönebilecekleri yazıyordu mailde. Aklımdan geçen düşünceleri fark etmeyen bir anne ortalarda yokken, benim yaşantım daha kolaydı. Bu sırada karşıdaki evde bir gölge oldu. Yine camın önünde duruyordu. Midem guruldadı. Önümdeki pizzadan kocaman bir ısırık aldım. O sırada onunda elinde bir şey olduğunu fark ettim. Sigara mıydı? Hayır. Bir insan sigarayı yiyemezdi. Gözlerimi kısıp iyice baktım. Ağzım açık kalmıştı. Onun elindeki bir pizza mıydı!? Tamam , bu bir rastlandı olabilirdi, herkes pizzayı sever değil mi?
Göz göze geldik, tekrar. Elindeki pizzayı gösterince bende gösterdim. Pencereden ayrıldı. Ama ışık hala yanıyordu. Üzülmüştüm. Bu kadar kısa mı sürmüştü yani! Derken geri geldi. Elinde bu kez başka bir şey vardı. Sanki kağıt gibi. Kağıda bir şeyler karaladı ve kaldırdı. ‘Hediyemi geri çevirmediğine sevindim’ yazıyordu. O benimle mi konuşuyordu. Bu sefer gerçekten hayal olmalıydı. Ve daha da ilginci bu pizzayı o mu göndermişti! Belki de yemeyip sonsuza kadar saklamalıydım.
Hala pencereme bakıyordu ve ben saçma düşünceler içindeydim. Hemen etrafıma bakındım. Kağıt kalem kağıt kalem… Yok! En ihtiyacım olmadığı anda etrafımda olan kağıtlar sanki anlaşıp saklanmışlardı. En sonunda giysi dolabımın yanında bir tane buldum. ‘ teşekkür ederim. Gerçekten yediğim en lezzetli şey .’ yazdım. Güldü. Kağıdı ters çevirip gülen surat çizdim. Kahkahalarla güldü. Pencereyi açıp dışarı doğru uzandı. Pencereyi aç gibi bir işaret yaptı. Pencereyi açtım. “ Sanırım kahveye ihtiyacım var “ diye bağırdı ya da fısıldadı. Tam emin değilim çünkü o an pencereden düşmemek için sıkı sıkıya tutunuyordum. Başım mı dönüyordu. “ İstersen gelebilirsin. Bizimkiler beni terk etti.” Diye bağırdım. Aslında bağırmama gerek yoktu. Aradaki mesafe 2.5 metreden fazla değildi. Ben yinede işimi garantiye almak istedim. Bir anda pencereden kayboldu. 1 dakika sonra kapı çalındı.
Kapımdakinin kim olduğunu tahmin etmek güç değildi. Ama hala inanamıyordum. Benimle konuştuğunda sadece kibarlık yaptığını sanmıştım. Ama o benimle dost olmak istiyordu. Dost… Aklımızdan geçen düşünceler ne kadar farklıydı. Oysa ben ona sarılmak, yüzünü ezberlemek ve hayatımın her anında onun olmasını istiyordum. Yani bir dosttan daha fazlasını. Ama yinede bununla yetinebilirdim. Şimdilik. Daha sonrasını kim bilebilirdi ki? Tabi bana göre bu kadar kusursuz bir çekiciliğe sahip bir insanın mutlaka bir kız arkadaşı olmalıydı.
Koşarak kapıya gitti ve açtım. Elinde 2 fincan, üzerinde açık mavi bir gömlek vardı ve onunla uyumlu bir pantolon giymişti. Saçları rüzgarda dağılmış gibiydi. Çok çekiciydi. Yüzündeki çarpık gülümsemeden bir anlam çıkarmaya çalıştım ama onun üzerine atlamamak için kendimi zor tutuyordum. “ Özür dilerim tanışma fırsatı bulamadık. Ben Robert.” Dedi. Büyülü bakışlarını üzerime salmıştı. “ Melanie. Memnun oldum.” Elimle içeri davet ettim. Ve o da dostluğumuza, beklide aşkımıza doğru ilk adımı atmış oldu.
Pizza kutusunu şimdilik masanın üzerine bırakıp giyinmek için odama gittim. Siyah bir eşofman ve gri bir tişört giydim. Canavar hareketlenmeye başlamıştı. Saat yaklaşık 11di. Bu saatte ya evde değildi yada uyuyor olmalıydı. Usulca pencereden baktım. Evinin ışıkları yanıyordu. Akşam yemeğimi – gizemli pizzamı – pencerenin önüne çektiğim masada yemeğe karar verdim. Salondan pizzayı aldım ve bilgisayar karşısına kuruldum.
Bilgisayarımı açıp maillerimi kontrol ettim. Annemden gelen bir mail vardı. Ancak 9 gün sonra dönebilecekleri yazıyordu mailde. Aklımdan geçen düşünceleri fark etmeyen bir anne ortalarda yokken, benim yaşantım daha kolaydı. Bu sırada karşıdaki evde bir gölge oldu. Yine camın önünde duruyordu. Midem guruldadı. Önümdeki pizzadan kocaman bir ısırık aldım. O sırada onunda elinde bir şey olduğunu fark ettim. Sigara mıydı? Hayır. Bir insan sigarayı yiyemezdi. Gözlerimi kısıp iyice baktım. Ağzım açık kalmıştı. Onun elindeki bir pizza mıydı!? Tamam , bu bir rastlandı olabilirdi, herkes pizzayı sever değil mi?
Göz göze geldik, tekrar. Elindeki pizzayı gösterince bende gösterdim. Pencereden ayrıldı. Ama ışık hala yanıyordu. Üzülmüştüm. Bu kadar kısa mı sürmüştü yani! Derken geri geldi. Elinde bu kez başka bir şey vardı. Sanki kağıt gibi. Kağıda bir şeyler karaladı ve kaldırdı. ‘Hediyemi geri çevirmediğine sevindim’ yazıyordu. O benimle mi konuşuyordu. Bu sefer gerçekten hayal olmalıydı. Ve daha da ilginci bu pizzayı o mu göndermişti! Belki de yemeyip sonsuza kadar saklamalıydım.
Hala pencereme bakıyordu ve ben saçma düşünceler içindeydim. Hemen etrafıma bakındım. Kağıt kalem kağıt kalem… Yok! En ihtiyacım olmadığı anda etrafımda olan kağıtlar sanki anlaşıp saklanmışlardı. En sonunda giysi dolabımın yanında bir tane buldum. ‘ teşekkür ederim. Gerçekten yediğim en lezzetli şey .’ yazdım. Güldü. Kağıdı ters çevirip gülen surat çizdim. Kahkahalarla güldü. Pencereyi açıp dışarı doğru uzandı. Pencereyi aç gibi bir işaret yaptı. Pencereyi açtım. “ Sanırım kahveye ihtiyacım var “ diye bağırdı ya da fısıldadı. Tam emin değilim çünkü o an pencereden düşmemek için sıkı sıkıya tutunuyordum. Başım mı dönüyordu. “ İstersen gelebilirsin. Bizimkiler beni terk etti.” Diye bağırdım. Aslında bağırmama gerek yoktu. Aradaki mesafe 2.5 metreden fazla değildi. Ben yinede işimi garantiye almak istedim. Bir anda pencereden kayboldu. 1 dakika sonra kapı çalındı.
Kapımdakinin kim olduğunu tahmin etmek güç değildi. Ama hala inanamıyordum. Benimle konuştuğunda sadece kibarlık yaptığını sanmıştım. Ama o benimle dost olmak istiyordu. Dost… Aklımızdan geçen düşünceler ne kadar farklıydı. Oysa ben ona sarılmak, yüzünü ezberlemek ve hayatımın her anında onun olmasını istiyordum. Yani bir dosttan daha fazlasını. Ama yinede bununla yetinebilirdim. Şimdilik. Daha sonrasını kim bilebilirdi ki? Tabi bana göre bu kadar kusursuz bir çekiciliğe sahip bir insanın mutlaka bir kız arkadaşı olmalıydı.
Koşarak kapıya gitti ve açtım. Elinde 2 fincan, üzerinde açık mavi bir gömlek vardı ve onunla uyumlu bir pantolon giymişti. Saçları rüzgarda dağılmış gibiydi. Çok çekiciydi. Yüzündeki çarpık gülümsemeden bir anlam çıkarmaya çalıştım ama onun üzerine atlamamak için kendimi zor tutuyordum. “ Özür dilerim tanışma fırsatı bulamadık. Ben Robert.” Dedi. Büyülü bakışlarını üzerime salmıştı. “ Melanie. Memnun oldum.” Elimle içeri davet ettim. Ve o da dostluğumuza, beklide aşkımıza doğru ilk adımı atmış oldu.
5 Ocak 2010 Salı
Bölüm 3
Aklımın başımda kalan kısmıyla marketten aceleyle alışverişimi yapıp eve koşarak döndüm. Olanları Josephine’e anlatmak için sabırsızlanıyordum. Anlattığımda ya bana inanamayacaktı ya da bu olayla ilgili 3 saatlik bir sorguya çekecekti.
Eve geldiğimde her zaman alışık olduğum manzarayla karşılaştım. Annem ve babam eşyalarını toplamışlar beni bekliyorlardı. Bu duruma aşina olduğum söylenebilirdi. Babamın acilen katılması gereken bir toplantı zinciri aniden ortaya çıkar, 2 saat sonraki uçağa yetişmek için evden apar topar ayrılırlardı. Sanırım o anlardan biriydi bu da.
Annemin yanına gidip sarıldım. ‘’ Bu sefer ne kadar kalmanız gerekecek? Sizi her seferinde çok özlüyorum. Çabuk dönmeye çalışın.’’ Dedim. Annemin bakışları değişti. Babamla göz göze geldiler. ‘’ Eee? Neler oluyor? ‘’ diye sordum. Babam boğazını temizledi ve konuşmaya başladı. ‘’ Sanırım yakın bir zamanda buradan taşınmak zorunda kalacağız. Yeni bir ülke bizi bekliyor gibi görünüyor. Yeni görev yerimin belli olması için gidiyoruz. Seninle sık sık haberleşiriz. Bu sefer biraz daha uzun kalabiliriz. ‘’ Şaşırmıştım. Bu olayın bir gün olacağını biliyordum ama bu kadar çabuk beklemiyordum. ‘’ Bu kadar çabuk mu? Yani.. ben daha yeni alışmıştım. Hem burayı çok seviyorum. Biraz daha uzatamaz mısın süreyi? Bahane öne sürsen yada .. Bir şeyler yapabilirsin! ‘’ Annem bu tepkime şaşırmıştı. Genelde Josephine’le vakit geçirmediğim zaman suratım asık olurdu ve benim buradan nefret ettiğimi düşünürdü. Aslında haklıydı. Buradaki insanlar gereğinden fazla zengindi ve bana çok havalılardı. – Biri hariç tabii ki. Ve onu düşündüğüm zaman suratım hiç de asık değildi. - Bu düşünceyi sonraya sakladım.
‘’Bir şeyler yapmaya çalışırım. Uçağa yetişmemiz gerekiyor.’’ Dedi babam. Sonra her ikisi de evden çıktı. Daha 20 saniye geçmemişti ki annem geri geldi. Kapıyı kapattı. ‘’ Son 2 gündür sende bir değişiklik var. Çok mutlusun ve sürekli gözün dışarıda. Sanırım karşı komşumuzu keşfettin! Unutma o senin için fazla yükseklerde. Ve senden büyük! ‘’ . ‘’ Hayır benden sadece 2 yaş büyük .’’ Bu kadın bazen 19 yaşında olduğumu unutuyordu. ‘’ Her neyse, sanırım uyarımı anladın. ‘’ Bana sıkıca sarıldı. Tam kapıdan çıkarken tekrar arkasını döndü. ‘’ Bu kez ne var? ! ‘’ diye söylendim. Gülümsedi. ‘’ Seni seviyorum kızım. ‘’ dedi ve çıktı.
Genelde toplantıları en fazla 1 hafta sürerdi. Bu sefer daha uzun sürecek derken neden bahsediyordu acaba? Bir anda aklıma daha sonra düşünmek için ayırdığım düşünce geldi. Bu düşünceyle beraber annemlerin uzunca bir süre orada kalmalarını diledim. Hemen telefonumu cebimden çıkardım. Mesajlar bölümüne girip buradaki tek dostumun numarasını tuşladım. ‘’ Hey Jo, bizimkiler penguenlere gitti. Evdeyim ve sana anlatmam gereken harika ve harika ve harika bir olay var.! ‘’ yazıp gönderdim.- Penguenlere diyorum, çünkü oradaki herkes kibarlık kırılma derecesinde ve smokin giyiyor.- Mesajı gönderdikten 30 saniye kadar sonra cevap geldi. ‘’ Kapıdayım ve çatlıyorum. ‘’ Güldüm. Kapıyı açtım .
‘’ Ee anlat bakalım. Neymiş bu harika ve harika ve harika olan şey?’’ ‘’ Önce kahvaltı yapalım. Yavaş yavaş anlatırım.’’ Diye sızlandım. Bana meraklı gözlerle bakıp içeri girdi. Kapıyı kapattım ve mutfağa girip aceleyle bir şeyler hazırlamaya koyuldum. ‘’Aç değilim! ‘’ diye bağırdı içeriden. Daha sormamıştım bile!. Eğer yemek yeseydi her şey benim için daha kolay olurdu. Ağzı dolu olduğunda bana soracak birkaç milyon sorusundan birkaç tanesini soramazdı. Hemen tost yaptım ve Jo ‘nun yanına gittim.
Derin bir nefes aldım. Sanırım çok büyük bir hata yapıyordum. İlerideki 2 3 saat sonra çok kuvvetli bir ağrı kesiciye ihtiyacım olacaktı. ‘’ şimdi , ‘’ dedim, ‘’ Öncelikle sakın çığlık atma ve sorularını kendine sakla. ‘’ meraklanmıştı . ‘’ Bu sabah markete giderken O’nunla karşılaştım. Çok çok çok harikaydı. Televizyondakinden yada resimlerinden de harika. ‘’ İç çektim. Onu düşünmek bende garip etkiler yaratıyordu. ‘’ Dur bakalım, kimden bahsediyoruz burada? ‘’ . Şaka mı yapıyordu yoksa gerçekten anlamamış mıydı. Tek kaşımı kaldırarak baktım. Önce güldü. ‘’ Hah, ciddi değilsin! Aman Tanrım sen ciddisin hem de çok! Bana her şeyi anlat ne konuştunuz, nasıldı, ne giymişti, her şeyi her detayı istiyorum.’’ Ah benim korktuğumda buydu.. ‘’ biraz sakin ol lütfen. Ben tam kapıdan çıkıyordum ki arkadan birinin geldiğini duydum. Kapıyı onun için tuttum ve bana teşekkür etti. Sonrada beni markete bıraktı ve ‘ umarım tekrar konuşabiliriz.’ dedi. Hepsi bu. ‘’ tepkisini merak ettim. Bir dakika kadar sessizlik olmuştu. Hala çığlık atmamıştı ve bu beni çok şaşırttı. ‘’ Ee , ne düşünüyorsun? ‘’ . ‘’ Sen bu dünyadaki en şanslı insan olmalısın. Sadece beni gördüğü zaman neden düşman görmüş gibi davrandığını merak ettim.’’ Ona bu konudaki teorimden bahsetmeye karar verdim. ‘’ Onu görünce ne kadar çığlık attın? ‘’ diye sordum. Çok kısa bir süre düşündü. ‘’ Birazcık… Aslında biraz daha fazla yada korkunç bir şekilde bağırmış olabilirim. Ama bunun ne önemi var ki?.’’
Akşamın geri kalan saatlerinde ona teorimi anlattım. Rob’un her mimiğini, gülüşünü değerlendirdik. Bir daha onun karşılaştığım zaman aynı şekilde yine bizim evde buluşup durum değerlendirmesi yapmayı kararlaştırdık.
Sonunda yalnızdım. Jo’dan sonra sessizliği özlüyordum. Hala biraz enerjim kalmıştı. Bende odamda birkaç değişiklik yapmaya karar verdim. İlk olarak bilgisayarımın bulunduğu masayı pencerenin önüne çektim. Böylece onu izlerken yakalanırsam bir bahanem olabilirdi. Sonuçta her insan bilgisayarla biraz vakit geçirir değil mi? Yatağımı ise pencereden en uzak yere götürdüm. Tamam ona deli gibi aşık olabilirdim ama geceler uykusuz kalmak pek de iyi bir fedakarlık değildi.
Tüm işlerim bitince banyo yapmaya karar verdim. Sıcak suyun üzerimde bıraktığı etkiyi her zaman sevmişimdir. Ama uzun uzun banyo yapacak havamda değildim. Hemen saçlarımı yıkadım. Tam banyodan çıkarken kapı çaldı. Ah Jo bu kadar unutkan olmak zorunda mıydı? Eminim onun hayatının merkezi olan cep telefonunu yada her hangi ufak bir ayrıntısını salondaki koltuğun üzerinde unutmuştu. Havluya sarınıp kapıyı açtım..
Eve geldiğimde her zaman alışık olduğum manzarayla karşılaştım. Annem ve babam eşyalarını toplamışlar beni bekliyorlardı. Bu duruma aşina olduğum söylenebilirdi. Babamın acilen katılması gereken bir toplantı zinciri aniden ortaya çıkar, 2 saat sonraki uçağa yetişmek için evden apar topar ayrılırlardı. Sanırım o anlardan biriydi bu da.
Annemin yanına gidip sarıldım. ‘’ Bu sefer ne kadar kalmanız gerekecek? Sizi her seferinde çok özlüyorum. Çabuk dönmeye çalışın.’’ Dedim. Annemin bakışları değişti. Babamla göz göze geldiler. ‘’ Eee? Neler oluyor? ‘’ diye sordum. Babam boğazını temizledi ve konuşmaya başladı. ‘’ Sanırım yakın bir zamanda buradan taşınmak zorunda kalacağız. Yeni bir ülke bizi bekliyor gibi görünüyor. Yeni görev yerimin belli olması için gidiyoruz. Seninle sık sık haberleşiriz. Bu sefer biraz daha uzun kalabiliriz. ‘’ Şaşırmıştım. Bu olayın bir gün olacağını biliyordum ama bu kadar çabuk beklemiyordum. ‘’ Bu kadar çabuk mu? Yani.. ben daha yeni alışmıştım. Hem burayı çok seviyorum. Biraz daha uzatamaz mısın süreyi? Bahane öne sürsen yada .. Bir şeyler yapabilirsin! ‘’ Annem bu tepkime şaşırmıştı. Genelde Josephine’le vakit geçirmediğim zaman suratım asık olurdu ve benim buradan nefret ettiğimi düşünürdü. Aslında haklıydı. Buradaki insanlar gereğinden fazla zengindi ve bana çok havalılardı. – Biri hariç tabii ki. Ve onu düşündüğüm zaman suratım hiç de asık değildi. - Bu düşünceyi sonraya sakladım.
‘’Bir şeyler yapmaya çalışırım. Uçağa yetişmemiz gerekiyor.’’ Dedi babam. Sonra her ikisi de evden çıktı. Daha 20 saniye geçmemişti ki annem geri geldi. Kapıyı kapattı. ‘’ Son 2 gündür sende bir değişiklik var. Çok mutlusun ve sürekli gözün dışarıda. Sanırım karşı komşumuzu keşfettin! Unutma o senin için fazla yükseklerde. Ve senden büyük! ‘’ . ‘’ Hayır benden sadece 2 yaş büyük .’’ Bu kadın bazen 19 yaşında olduğumu unutuyordu. ‘’ Her neyse, sanırım uyarımı anladın. ‘’ Bana sıkıca sarıldı. Tam kapıdan çıkarken tekrar arkasını döndü. ‘’ Bu kez ne var? ! ‘’ diye söylendim. Gülümsedi. ‘’ Seni seviyorum kızım. ‘’ dedi ve çıktı.
Genelde toplantıları en fazla 1 hafta sürerdi. Bu sefer daha uzun sürecek derken neden bahsediyordu acaba? Bir anda aklıma daha sonra düşünmek için ayırdığım düşünce geldi. Bu düşünceyle beraber annemlerin uzunca bir süre orada kalmalarını diledim. Hemen telefonumu cebimden çıkardım. Mesajlar bölümüne girip buradaki tek dostumun numarasını tuşladım. ‘’ Hey Jo, bizimkiler penguenlere gitti. Evdeyim ve sana anlatmam gereken harika ve harika ve harika bir olay var.! ‘’ yazıp gönderdim.- Penguenlere diyorum, çünkü oradaki herkes kibarlık kırılma derecesinde ve smokin giyiyor.- Mesajı gönderdikten 30 saniye kadar sonra cevap geldi. ‘’ Kapıdayım ve çatlıyorum. ‘’ Güldüm. Kapıyı açtım .
‘’ Ee anlat bakalım. Neymiş bu harika ve harika ve harika olan şey?’’ ‘’ Önce kahvaltı yapalım. Yavaş yavaş anlatırım.’’ Diye sızlandım. Bana meraklı gözlerle bakıp içeri girdi. Kapıyı kapattım ve mutfağa girip aceleyle bir şeyler hazırlamaya koyuldum. ‘’Aç değilim! ‘’ diye bağırdı içeriden. Daha sormamıştım bile!. Eğer yemek yeseydi her şey benim için daha kolay olurdu. Ağzı dolu olduğunda bana soracak birkaç milyon sorusundan birkaç tanesini soramazdı. Hemen tost yaptım ve Jo ‘nun yanına gittim.
Derin bir nefes aldım. Sanırım çok büyük bir hata yapıyordum. İlerideki 2 3 saat sonra çok kuvvetli bir ağrı kesiciye ihtiyacım olacaktı. ‘’ şimdi , ‘’ dedim, ‘’ Öncelikle sakın çığlık atma ve sorularını kendine sakla. ‘’ meraklanmıştı . ‘’ Bu sabah markete giderken O’nunla karşılaştım. Çok çok çok harikaydı. Televizyondakinden yada resimlerinden de harika. ‘’ İç çektim. Onu düşünmek bende garip etkiler yaratıyordu. ‘’ Dur bakalım, kimden bahsediyoruz burada? ‘’ . Şaka mı yapıyordu yoksa gerçekten anlamamış mıydı. Tek kaşımı kaldırarak baktım. Önce güldü. ‘’ Hah, ciddi değilsin! Aman Tanrım sen ciddisin hem de çok! Bana her şeyi anlat ne konuştunuz, nasıldı, ne giymişti, her şeyi her detayı istiyorum.’’ Ah benim korktuğumda buydu.. ‘’ biraz sakin ol lütfen. Ben tam kapıdan çıkıyordum ki arkadan birinin geldiğini duydum. Kapıyı onun için tuttum ve bana teşekkür etti. Sonrada beni markete bıraktı ve ‘ umarım tekrar konuşabiliriz.’ dedi. Hepsi bu. ‘’ tepkisini merak ettim. Bir dakika kadar sessizlik olmuştu. Hala çığlık atmamıştı ve bu beni çok şaşırttı. ‘’ Ee , ne düşünüyorsun? ‘’ . ‘’ Sen bu dünyadaki en şanslı insan olmalısın. Sadece beni gördüğü zaman neden düşman görmüş gibi davrandığını merak ettim.’’ Ona bu konudaki teorimden bahsetmeye karar verdim. ‘’ Onu görünce ne kadar çığlık attın? ‘’ diye sordum. Çok kısa bir süre düşündü. ‘’ Birazcık… Aslında biraz daha fazla yada korkunç bir şekilde bağırmış olabilirim. Ama bunun ne önemi var ki?.’’
Akşamın geri kalan saatlerinde ona teorimi anlattım. Rob’un her mimiğini, gülüşünü değerlendirdik. Bir daha onun karşılaştığım zaman aynı şekilde yine bizim evde buluşup durum değerlendirmesi yapmayı kararlaştırdık.
Sonunda yalnızdım. Jo’dan sonra sessizliği özlüyordum. Hala biraz enerjim kalmıştı. Bende odamda birkaç değişiklik yapmaya karar verdim. İlk olarak bilgisayarımın bulunduğu masayı pencerenin önüne çektim. Böylece onu izlerken yakalanırsam bir bahanem olabilirdi. Sonuçta her insan bilgisayarla biraz vakit geçirir değil mi? Yatağımı ise pencereden en uzak yere götürdüm. Tamam ona deli gibi aşık olabilirdim ama geceler uykusuz kalmak pek de iyi bir fedakarlık değildi.
Tüm işlerim bitince banyo yapmaya karar verdim. Sıcak suyun üzerimde bıraktığı etkiyi her zaman sevmişimdir. Ama uzun uzun banyo yapacak havamda değildim. Hemen saçlarımı yıkadım. Tam banyodan çıkarken kapı çaldı. Ah Jo bu kadar unutkan olmak zorunda mıydı? Eminim onun hayatının merkezi olan cep telefonunu yada her hangi ufak bir ayrıntısını salondaki koltuğun üzerinde unutmuştu. Havluya sarınıp kapıyı açtım..
4 Ocak 2010 Pazartesi
Bölüm 2
Çok uzun bir geceydi. Gün ışıyana kadar uyuyamadım. Gözlerimi kapattığımda içimdeki yaratık kalkıp camdan bakmam için beni rahatsız ediyordu. Her gözlerimi kapattığımda içime onun isteği doluyor, hayalimde onun resmi canlanıyordu. Peki bunlar normal miydi? Hiç sanmıyorum. Kim birine karşı böyle duygular hissedebilirdi ki? Hem de bu kadar ulaşılmaz birine..
08:30 civarı uyandım. Ah ne kadar da güzel! Sadece üç saatlik uykuyla bu güzel Pazar gününden ne kadar verim alabilirdim ki! Eğer Los Angeles’da yaşıyorsanız sabahları yapacak bir çok şey bulabilirsiniz. Spor yapabilir, köpeğinizle yürüyüş yapabilir yada ünlü komşunuzu gözetleyebilirsiniz. Tabiî ki de her ne kadar son seçenek bana cazip gelse de kendime engel oldum. Şık denebilecek gri eşofman takımımı ve siyah spor ayakkabılarımı giyip kahvaltı için alışveriş yapmaya karar verdim. Dolabın karşısına geçip almam gerekenlerin bir listesini hazırladım. – Annem çok sevinecek! –
Evden ayrıldım. Merdivenlerden ikişer ikişer inerek caddeye çıktım. Hava çok güzeldi. Birkaç dakikalığına güneşin beni ısıtmasına izin verdim. Bir sokak kadar ilerlemiştim . Bir şey mi unutmuştum? Ah evet. Market için hazırladığım listeyi mutfakta unutmuştum. Aslında liste olmadan da alışveriş yapabilirdim. Sadece kendime dışarıda yalnız vakit geçirmek için bahaneler üretiyordum. Evde yalnız kaldığımda içimdeki canavar harekete geçiyor, düşüncesiyle bile beni cama yöneltiyordu. Hayır , ona izin vermeyecektim.
Yavaş yavaş yürüyerek geri döndüm. Cebimden anahtarları çıkardım. Apartmanın kapısını açıp yine merdivenlerden ikişer ikişer çıktım. Evden listeyi alıp merdivenlere yöneldim. O sırada arkamda bir kapı kapandı. Sesi duyduğum anda beynim fişi takılmış bir makine gibi ihtimaller üzerinde çalışmaya başladı. ‘’ Ya o’ysa??’’ .. ‘’ Yok canım daha neler. Herhangi bir insan sabah evinden çıkamaz mı? ‘’.. ‘’ Ah hadi ama! Seninle aynı katta 3 daire var. İlkinde sen oturuyorsun. İkinci dairede 60larında bir çift oturuyor. Üçüncü dairede ise o var. ‘’ Hayır arkama bakmak istemiyordum. Eğer o ise ne derdim? Eminim yüzüm renk değiştirirdi ve doğru düzgün konuşamadan o çekip giderdi. Bende depresyona girer hayatımın sonuna kadar asosyal bir insana dönüşürdüm.
Bu düşünceler beynimi kemirirken son merdivenden de indim. Ayak sesleri 2 3 adım arkamdan geliyordum. Kapıyı açtım. Her kimse biraz kibarlık her zaman iyiydi. Kapıyı açtım ve arkamdakinin geçmesi için tuttum. Arkamdaki gerçekle yüzleşmeye korkuyordum. Karşıdaki parka dikmiştim gözlerimi. ‘’ Teşekkürler’’ dedi kadife gibi bir ses. Oydu! Hemen yanımda dikiliyordu ve bana gülümsüyordu. Beynim bu sırada ‘’ Ben sana söylemiştim ‘’ diyerek dalga geçiyordu benimle. ‘’ Önemli değil ‘’ demek istedim ama sesim beklediğimden de kısık çıktı. Ben bile zor duymuştum. Bu kez daha geniş gülümsedi. Donmuş muydum? Niye hareket edemiyordum. ‘’ Hey! Nereye gidiyorsun? ‘’ bana mı sormuştu?
‘’ Ben mi ? Şey.. ben – nereye gidiyordum ki – kahvaltı için alışverişe gidiyorum..’’ ‘’ En yakındaki market 1 km uzakta biliyorsun. İstersen seni bırakabilirim. Sete gitmeden önce 15 dakika fazladan vaktim var ‘’ dedi ve gülümsedi. ‘’ Olur , teşekkür ederim. Beni ve bacaklarımı kurtardın. ‘’ Yine saçmalamaya başlamıştım. Benim yorgun bacaklarım şu an bahsetmem gereken son şeydi.
Garaja kadar yürüdük. Kafamı kaldırıp bakmaya utanıyordum. Çünkü onun yüzüne baktığım zaman az çok yüzümün şeklini tahmin edebiliyordum. Ya ağzım açık onu izlerdim yafa 32 diş sırıtırdım. Buna gerek yoktu. Yanımdaki gölgesini görmek bana yetiyordu.
Garaja geldiğimizde arabasının kapısını açtı. ‘’ Bin ‘’ diye emretti. Ön koltuğa oturdum. Hemen bir CD yerleştirip bilmediğim bir şarkıyı mırıldanmaya başladı. Sesi biliyordum. Van Morrison. Arabayı incelemeye başladım. Çok sade bir arabaydı. Milyon dolarlık bir oyuncuların altında Ferrari yada Jaguar görmeye alışkın olduğumdan bu basit lacivert Ford arabayı garipsemiştim. Gözlerini bana dikti. ‘’ Umduğun kadar lüks değil, değil mi? ‘’. Ne cevap verebilirdim. Yakalanmıştım. ‘’ Hayır .. Ben sadece… Neden bu kadar küçük bir apartmanda yaşadığını ve böyle basit bir araba kullandığına anlam veremedim. Sonuçta sen son 2 yıldır en çok aranan oyunculardansın. Ve filmlerden çılgınca para kazanıyorsun. Daha iyi şartlarda olmanı beklerdim. ‘’ İtiraf edeyim dün uyuyamadığım saatlerde bilgisayarımdan biraz araştırma yapmıştım. Robert Pattinson hayran siteleri, ödüller, ona deli olan kızlar.. Bu dünyada ondan haberi olmayan tek dişi bendim sanırım.
Bu sırada arabayı kenara çekti. Soruma cevap vermemişti. ‘’ Sanırım geldik. Umarım daha sonra tekrar konuşabiliriz. ‘’ diyerek gülümsedi. Yine yapmıştı. Bu dehşet gülümsemesiyle beni büyülüyordu. O güldüğünde ben her şeyi unutuyordum. Şu anda arabadan inmeyi unuttuğum gibi. Saatine bakınca utandım. Onu meşgul ediyordum. ‘’ teşekkür ederim. Seninle tanışmak ve konuşmak güzeldi’’ dedim ve arabadan indim. Ben marketin kapısından girene kadar araba oradan uzaklaşmadı. Bir an için arabaya koşup ona sarılmak istedim. Ama o zaman benim diğer hayranlarından ne farkım kalırdı ki?
Soruma cevap vermedi ama ben anlamıştım. O ünlü hayatından çok ünlü olmadan önceki hayatını ve gizliliğini istiyordu. Etrafında çığlık atan hayranlar yada çılgın paparazziler değil.
Kendi kendime güldüm. Eminim Josephine onu gördüğü zaman 4 oktavlık bir çığlık atmıştır. Şimdi neden onu görünce o kadar soğuk bir tavır takındığını tahmin edebiliyordum. Madem oyunu böyle oynamak istiyordu. Tamam bende vardım. Ona özgürlüğünü verecektim…
08:30 civarı uyandım. Ah ne kadar da güzel! Sadece üç saatlik uykuyla bu güzel Pazar gününden ne kadar verim alabilirdim ki! Eğer Los Angeles’da yaşıyorsanız sabahları yapacak bir çok şey bulabilirsiniz. Spor yapabilir, köpeğinizle yürüyüş yapabilir yada ünlü komşunuzu gözetleyebilirsiniz. Tabiî ki de her ne kadar son seçenek bana cazip gelse de kendime engel oldum. Şık denebilecek gri eşofman takımımı ve siyah spor ayakkabılarımı giyip kahvaltı için alışveriş yapmaya karar verdim. Dolabın karşısına geçip almam gerekenlerin bir listesini hazırladım. – Annem çok sevinecek! –
Evden ayrıldım. Merdivenlerden ikişer ikişer inerek caddeye çıktım. Hava çok güzeldi. Birkaç dakikalığına güneşin beni ısıtmasına izin verdim. Bir sokak kadar ilerlemiştim . Bir şey mi unutmuştum? Ah evet. Market için hazırladığım listeyi mutfakta unutmuştum. Aslında liste olmadan da alışveriş yapabilirdim. Sadece kendime dışarıda yalnız vakit geçirmek için bahaneler üretiyordum. Evde yalnız kaldığımda içimdeki canavar harekete geçiyor, düşüncesiyle bile beni cama yöneltiyordu. Hayır , ona izin vermeyecektim.
Yavaş yavaş yürüyerek geri döndüm. Cebimden anahtarları çıkardım. Apartmanın kapısını açıp yine merdivenlerden ikişer ikişer çıktım. Evden listeyi alıp merdivenlere yöneldim. O sırada arkamda bir kapı kapandı. Sesi duyduğum anda beynim fişi takılmış bir makine gibi ihtimaller üzerinde çalışmaya başladı. ‘’ Ya o’ysa??’’ .. ‘’ Yok canım daha neler. Herhangi bir insan sabah evinden çıkamaz mı? ‘’.. ‘’ Ah hadi ama! Seninle aynı katta 3 daire var. İlkinde sen oturuyorsun. İkinci dairede 60larında bir çift oturuyor. Üçüncü dairede ise o var. ‘’ Hayır arkama bakmak istemiyordum. Eğer o ise ne derdim? Eminim yüzüm renk değiştirirdi ve doğru düzgün konuşamadan o çekip giderdi. Bende depresyona girer hayatımın sonuna kadar asosyal bir insana dönüşürdüm.
Bu düşünceler beynimi kemirirken son merdivenden de indim. Ayak sesleri 2 3 adım arkamdan geliyordum. Kapıyı açtım. Her kimse biraz kibarlık her zaman iyiydi. Kapıyı açtım ve arkamdakinin geçmesi için tuttum. Arkamdaki gerçekle yüzleşmeye korkuyordum. Karşıdaki parka dikmiştim gözlerimi. ‘’ Teşekkürler’’ dedi kadife gibi bir ses. Oydu! Hemen yanımda dikiliyordu ve bana gülümsüyordu. Beynim bu sırada ‘’ Ben sana söylemiştim ‘’ diyerek dalga geçiyordu benimle. ‘’ Önemli değil ‘’ demek istedim ama sesim beklediğimden de kısık çıktı. Ben bile zor duymuştum. Bu kez daha geniş gülümsedi. Donmuş muydum? Niye hareket edemiyordum. ‘’ Hey! Nereye gidiyorsun? ‘’ bana mı sormuştu?
‘’ Ben mi ? Şey.. ben – nereye gidiyordum ki – kahvaltı için alışverişe gidiyorum..’’ ‘’ En yakındaki market 1 km uzakta biliyorsun. İstersen seni bırakabilirim. Sete gitmeden önce 15 dakika fazladan vaktim var ‘’ dedi ve gülümsedi. ‘’ Olur , teşekkür ederim. Beni ve bacaklarımı kurtardın. ‘’ Yine saçmalamaya başlamıştım. Benim yorgun bacaklarım şu an bahsetmem gereken son şeydi.
Garaja kadar yürüdük. Kafamı kaldırıp bakmaya utanıyordum. Çünkü onun yüzüne baktığım zaman az çok yüzümün şeklini tahmin edebiliyordum. Ya ağzım açık onu izlerdim yafa 32 diş sırıtırdım. Buna gerek yoktu. Yanımdaki gölgesini görmek bana yetiyordu.
Garaja geldiğimizde arabasının kapısını açtı. ‘’ Bin ‘’ diye emretti. Ön koltuğa oturdum. Hemen bir CD yerleştirip bilmediğim bir şarkıyı mırıldanmaya başladı. Sesi biliyordum. Van Morrison. Arabayı incelemeye başladım. Çok sade bir arabaydı. Milyon dolarlık bir oyuncuların altında Ferrari yada Jaguar görmeye alışkın olduğumdan bu basit lacivert Ford arabayı garipsemiştim. Gözlerini bana dikti. ‘’ Umduğun kadar lüks değil, değil mi? ‘’. Ne cevap verebilirdim. Yakalanmıştım. ‘’ Hayır .. Ben sadece… Neden bu kadar küçük bir apartmanda yaşadığını ve böyle basit bir araba kullandığına anlam veremedim. Sonuçta sen son 2 yıldır en çok aranan oyunculardansın. Ve filmlerden çılgınca para kazanıyorsun. Daha iyi şartlarda olmanı beklerdim. ‘’ İtiraf edeyim dün uyuyamadığım saatlerde bilgisayarımdan biraz araştırma yapmıştım. Robert Pattinson hayran siteleri, ödüller, ona deli olan kızlar.. Bu dünyada ondan haberi olmayan tek dişi bendim sanırım.
Bu sırada arabayı kenara çekti. Soruma cevap vermemişti. ‘’ Sanırım geldik. Umarım daha sonra tekrar konuşabiliriz. ‘’ diyerek gülümsedi. Yine yapmıştı. Bu dehşet gülümsemesiyle beni büyülüyordu. O güldüğünde ben her şeyi unutuyordum. Şu anda arabadan inmeyi unuttuğum gibi. Saatine bakınca utandım. Onu meşgul ediyordum. ‘’ teşekkür ederim. Seninle tanışmak ve konuşmak güzeldi’’ dedim ve arabadan indim. Ben marketin kapısından girene kadar araba oradan uzaklaşmadı. Bir an için arabaya koşup ona sarılmak istedim. Ama o zaman benim diğer hayranlarından ne farkım kalırdı ki?
Soruma cevap vermedi ama ben anlamıştım. O ünlü hayatından çok ünlü olmadan önceki hayatını ve gizliliğini istiyordu. Etrafında çığlık atan hayranlar yada çılgın paparazziler değil.
Kendi kendime güldüm. Eminim Josephine onu gördüğü zaman 4 oktavlık bir çığlık atmıştır. Şimdi neden onu görünce o kadar soğuk bir tavır takındığını tahmin edebiliyordum. Madem oyunu böyle oynamak istiyordu. Tamam bende vardım. Ona özgürlüğünü verecektim…
Bölüm 1
İngiltere.. Amerika’da ki evimden sonra çok yabancıydı bu kent bana. Daha yeni ayak uydurmuşken yeni bir kültür. Yeni insanlar, yeni bir çevre, yeni bir okul… Ne zaman bitecekti bu yolculuklar..
Babamın mesleğinden ötürü – kendisi büyük elçidir – 2 yılda bir taşınmak zorundayız. Ne zaman güzel arkadaşlar edinsem , onlara alışsam ayrılmak zorunda kalacağımı bilirim. İlk başlarda bu beni pek ilgilendirmezdi. Sosyal bir insandım. Ama giderek arkadaşlarımdan ayrılmak bana büyük bir acı vermeye başladığında arkadaş edinmemeye karar verdim. Giderek içime kapanık bir insana dönüştüm. O’nunla tanışana kadar.
O benim hayatımdaki ilk erkekti – o zamanlar ilk ve son olduğunu nereden bilebilirdim - . Amerika’ya taşındığımız ilk aydı. Babama bir arkadaşı Los Angeles’da bir apartman dairesi önermiş, biz de oraya taşınmıştık. Apartmanda arkadaşlık kurduğum bir kız vardı. Josephine. Onunla boş vakitlerimizde evde oturur film izlerdik. Bir gün elinde bir DVD ile geldi. ‘’ Bunu izledin mi? ‘’ diye sordu. DVD yi elime aldım. Başlığı okudum. ‘’ The Twilight Saga ‘’ . ‘’ Hayır. ‘’ diye yanıt verdim. Bana soran gözlerle bakmaya başladı. Sanki izlememem büyük bir ayıpmış gibi. Hemen televizyonu açıp DVD yi yerleştirdi. Film başladı. Josephine film boyunca tek kelime etmedi ama zaman zaman yüzüme bakıyordu. Sanırım tepkimi ölçmek istemişti. Dürüst olmak gerekirse başroldeki çocuk – Edward Cullen – tam anlamıyla nefes kesiciydi. Yürüyüşü, bakışları, gülüşü… Film bittiğinde Josephine ‘’ Eee, ne düşünüyorsun? Çocuk çok hoş değil mi? Ahh Robert Pattinson.. Çok yakınımda ama ona asla ulaşamıyorum. Onunla bir gün geçirmeyi o kadar çok isterdim ki..’’ dedi. Şaşırmıştım . Çok mu yakındaydı? ‘’ Evet çocuk çok hoş. Ama çok yakında derken neyi kast etmiştin anlayamadım? Yoksa onu tanıyor musun? İnanamıyorum eğer öyleyse çok şanslısın! ‘’ Heyecanlanmıştım. Robert Pattinson’la tanışmak . Vay! Onu bir filmde göreli 15 dk. olmuştu , ama yıllardır ona aşıkmışım gibi hissetmeye başlamıştım bile. Şimdi Josephine’ye filmi izlemediğimi söylediğimde neden bu kadar şaşırdığını anlamıştım. Bu filmi izlememek bir pırlantayı çöpe atmak gibi bir şeydi.
Benim beynim bu sorularla uğraşırken Josephine’nin hala sorumu yanıtlamadığını fark ettim. Öksürdüm ‘’ Afedersin ama hala bir yanıt bekliyorum. Çok yakında derken ne demek istedin? ‘’. Bir anda ayağa kalktı. Kolumdan tutup beni odama götürdü. Pencereyi açtı ve çapraz daireyi işaret etti. Aklım karışmıştı. ‘’ Eee. Ne demek bu? ‘’ sordum. ‘’ Hala anlamadın mı şapsal! Aynı apartmandayız. Hemde çapraz dairede. Siz buraya taşınmadan 5 ay önce taşındı. O kadar sessiz sakin taşındı ki. Eşyalarını taşıdığını bile göremedik. Oraya biri taşındığını ancak annem söylediğinde fark ettim. Daha sonra bir gün apartmanda karşılaşınca anladım. O çok yakışıklı farkındayım. Birkaç kez gidip selam vermeye çalıştım ama her seferinde yüzüme bakmadı ve utandım. İnsanlara sanki düşmanmış gibi yaklaşıyor. Klasik ünlü işte !!! ‘’ . Klasik ünlü işte .. Onun bu görüşüne katılmıyordum. İçimden bir ses onun aslında çok sıcak kanlı olduğunu, böyle davranmasının başka bir nedeni olduğunu söylüyordu.
Başımı kaldırıp daireye baktım. Pencerelerde perde yoktu. Duvarlar boştu. Sadece bir gitar görünüyordu pencereden. Evin içini hayal etmeye çalıştım. Bir koltuk, bir lamba, çift kişilik kocaman bir yatak – oyuncuların çok yorulduklarını biliyorum - . Ama bu çok saçmaydı. Daha bir kez bile karşılaşmamıştık. Onun varlığından 30 dakika önce haberim olmuştu. Böyle şeyler düşünmemeliydim. O bana çok uzaktı. Soğuk , zengin, yorgun bir film yıldızı. ( Ayrıca çok yakışıklı!)
O gece yatağa yattığımda uzun uzun düşündüm. Belki onunla karşılaşırsam tanışabilirdim. Filmde hayranlıkla izlediğim gülüşünü canlı canlı yaşayabilirdim. Bu düşünceler beni rahat bırakmadı. Ne yaparsam uyuyamadım. Kalbim nedense bir garip çarpıyordu. Saate baktım. 03:45. Sabah olmak üzereydi. Kalktım. Cama doğru yürüdüm. ‘’ Bu çok saçma , bu çok saçma ‘’ diye söylendim kendi kendime. Bu saatte onun evine bakıp ne görebilirdim ki. İğrenç paparazziler gibi hissettim bir an kendimi. Bu düşünce gülmeme sebep oldu. Elinde son model kamerasıyla ünlülerin evlerini dikizleyen o paparazziler. Eğer çapraz dairenizde özenerek yaratılmış , dünyadaki en muhteşem erkek varsa bu kadar da kötü bir fikir değildi .
Perdemi açtım. O da neydi? O muhteşem yaratık camı açmış sigara içiyordu. Kıyafetleri gündelikti. Sanki eve yeni gelmiş gibi. Yorgun görünüyordu. Sigarasından derin bir nefes aldı. O kadar kusursuz görünüyordu ki. Ağzım açık izlediğimden emindim. O anda başını kaldırdı ve bana baktı. ‘’ Lanet olsun! ‘’ diye geçirdim içimden. Hemen geri çekildim . 2 saniye de olsa göz göze gelmiştik. Utanmalı mıydım, sevinmeli miydim? Ah bilmiyorum, ama o gerçekten buradaydı. Hemde bana bu kadar yakındı. Derin bir nefes aldım ve onun penceresine baktım. Hala oradaydı. Benim pencereme bakıyordu. Acaba nasıl görünüyordum. Saçlarım nasıldı? Korkunç olduğum kesindi. Hafifçe gülümsedi. Tanrım! Tahminimden de etkileyiciydi. Bende hafifçe gülümsemeye çalıştım ama 32 dişimi göstererek gülümsediğimi fark ettim. Olamaz. İlk kez onu görüyordum ve kendimi rezil etmek üzereydim. Sigarasını söndürdü. Hala ona bakıyordum. Ellerini yanağının yanında birleştirdi ve başını yana eğerek uyku anlamına gelen işareti yaptı. Bende aynı işareti yaptım. Sonra pencereden kayboldu. Bende perdemi kapatıp yatağıma döndüm. Bu gece uyuyamayacağım kesindi. Acaba yarın gece ne olacaktı? Onunla karşılaşacak mıydım? O muhteşem varlığın rüyama girmesi için dualar ederek yatağıma yattım..
Babamın mesleğinden ötürü – kendisi büyük elçidir – 2 yılda bir taşınmak zorundayız. Ne zaman güzel arkadaşlar edinsem , onlara alışsam ayrılmak zorunda kalacağımı bilirim. İlk başlarda bu beni pek ilgilendirmezdi. Sosyal bir insandım. Ama giderek arkadaşlarımdan ayrılmak bana büyük bir acı vermeye başladığında arkadaş edinmemeye karar verdim. Giderek içime kapanık bir insana dönüştüm. O’nunla tanışana kadar.
O benim hayatımdaki ilk erkekti – o zamanlar ilk ve son olduğunu nereden bilebilirdim - . Amerika’ya taşındığımız ilk aydı. Babama bir arkadaşı Los Angeles’da bir apartman dairesi önermiş, biz de oraya taşınmıştık. Apartmanda arkadaşlık kurduğum bir kız vardı. Josephine. Onunla boş vakitlerimizde evde oturur film izlerdik. Bir gün elinde bir DVD ile geldi. ‘’ Bunu izledin mi? ‘’ diye sordu. DVD yi elime aldım. Başlığı okudum. ‘’ The Twilight Saga ‘’ . ‘’ Hayır. ‘’ diye yanıt verdim. Bana soran gözlerle bakmaya başladı. Sanki izlememem büyük bir ayıpmış gibi. Hemen televizyonu açıp DVD yi yerleştirdi. Film başladı. Josephine film boyunca tek kelime etmedi ama zaman zaman yüzüme bakıyordu. Sanırım tepkimi ölçmek istemişti. Dürüst olmak gerekirse başroldeki çocuk – Edward Cullen – tam anlamıyla nefes kesiciydi. Yürüyüşü, bakışları, gülüşü… Film bittiğinde Josephine ‘’ Eee, ne düşünüyorsun? Çocuk çok hoş değil mi? Ahh Robert Pattinson.. Çok yakınımda ama ona asla ulaşamıyorum. Onunla bir gün geçirmeyi o kadar çok isterdim ki..’’ dedi. Şaşırmıştım . Çok mu yakındaydı? ‘’ Evet çocuk çok hoş. Ama çok yakında derken neyi kast etmiştin anlayamadım? Yoksa onu tanıyor musun? İnanamıyorum eğer öyleyse çok şanslısın! ‘’ Heyecanlanmıştım. Robert Pattinson’la tanışmak . Vay! Onu bir filmde göreli 15 dk. olmuştu , ama yıllardır ona aşıkmışım gibi hissetmeye başlamıştım bile. Şimdi Josephine’ye filmi izlemediğimi söylediğimde neden bu kadar şaşırdığını anlamıştım. Bu filmi izlememek bir pırlantayı çöpe atmak gibi bir şeydi.
Benim beynim bu sorularla uğraşırken Josephine’nin hala sorumu yanıtlamadığını fark ettim. Öksürdüm ‘’ Afedersin ama hala bir yanıt bekliyorum. Çok yakında derken ne demek istedin? ‘’. Bir anda ayağa kalktı. Kolumdan tutup beni odama götürdü. Pencereyi açtı ve çapraz daireyi işaret etti. Aklım karışmıştı. ‘’ Eee. Ne demek bu? ‘’ sordum. ‘’ Hala anlamadın mı şapsal! Aynı apartmandayız. Hemde çapraz dairede. Siz buraya taşınmadan 5 ay önce taşındı. O kadar sessiz sakin taşındı ki. Eşyalarını taşıdığını bile göremedik. Oraya biri taşındığını ancak annem söylediğinde fark ettim. Daha sonra bir gün apartmanda karşılaşınca anladım. O çok yakışıklı farkındayım. Birkaç kez gidip selam vermeye çalıştım ama her seferinde yüzüme bakmadı ve utandım. İnsanlara sanki düşmanmış gibi yaklaşıyor. Klasik ünlü işte !!! ‘’ . Klasik ünlü işte .. Onun bu görüşüne katılmıyordum. İçimden bir ses onun aslında çok sıcak kanlı olduğunu, böyle davranmasının başka bir nedeni olduğunu söylüyordu.
Başımı kaldırıp daireye baktım. Pencerelerde perde yoktu. Duvarlar boştu. Sadece bir gitar görünüyordu pencereden. Evin içini hayal etmeye çalıştım. Bir koltuk, bir lamba, çift kişilik kocaman bir yatak – oyuncuların çok yorulduklarını biliyorum - . Ama bu çok saçmaydı. Daha bir kez bile karşılaşmamıştık. Onun varlığından 30 dakika önce haberim olmuştu. Böyle şeyler düşünmemeliydim. O bana çok uzaktı. Soğuk , zengin, yorgun bir film yıldızı. ( Ayrıca çok yakışıklı!)
O gece yatağa yattığımda uzun uzun düşündüm. Belki onunla karşılaşırsam tanışabilirdim. Filmde hayranlıkla izlediğim gülüşünü canlı canlı yaşayabilirdim. Bu düşünceler beni rahat bırakmadı. Ne yaparsam uyuyamadım. Kalbim nedense bir garip çarpıyordu. Saate baktım. 03:45. Sabah olmak üzereydi. Kalktım. Cama doğru yürüdüm. ‘’ Bu çok saçma , bu çok saçma ‘’ diye söylendim kendi kendime. Bu saatte onun evine bakıp ne görebilirdim ki. İğrenç paparazziler gibi hissettim bir an kendimi. Bu düşünce gülmeme sebep oldu. Elinde son model kamerasıyla ünlülerin evlerini dikizleyen o paparazziler. Eğer çapraz dairenizde özenerek yaratılmış , dünyadaki en muhteşem erkek varsa bu kadar da kötü bir fikir değildi .
Perdemi açtım. O da neydi? O muhteşem yaratık camı açmış sigara içiyordu. Kıyafetleri gündelikti. Sanki eve yeni gelmiş gibi. Yorgun görünüyordu. Sigarasından derin bir nefes aldı. O kadar kusursuz görünüyordu ki. Ağzım açık izlediğimden emindim. O anda başını kaldırdı ve bana baktı. ‘’ Lanet olsun! ‘’ diye geçirdim içimden. Hemen geri çekildim . 2 saniye de olsa göz göze gelmiştik. Utanmalı mıydım, sevinmeli miydim? Ah bilmiyorum, ama o gerçekten buradaydı. Hemde bana bu kadar yakındı. Derin bir nefes aldım ve onun penceresine baktım. Hala oradaydı. Benim pencereme bakıyordu. Acaba nasıl görünüyordum. Saçlarım nasıldı? Korkunç olduğum kesindi. Hafifçe gülümsedi. Tanrım! Tahminimden de etkileyiciydi. Bende hafifçe gülümsemeye çalıştım ama 32 dişimi göstererek gülümsediğimi fark ettim. Olamaz. İlk kez onu görüyordum ve kendimi rezil etmek üzereydim. Sigarasını söndürdü. Hala ona bakıyordum. Ellerini yanağının yanında birleştirdi ve başını yana eğerek uyku anlamına gelen işareti yaptı. Bende aynı işareti yaptım. Sonra pencereden kayboldu. Bende perdemi kapatıp yatağıma döndüm. Bu gece uyuyamayacağım kesindi. Acaba yarın gece ne olacaktı? Onunla karşılaşacak mıydım? O muhteşem varlığın rüyama girmesi için dualar ederek yatağıma yattım..
hande&hande
Julie & Julia kitabından çok etkilenmiş olsam gerek bende Hande & Hande projesi geliştirdim. Hikaye uydurma yeteneğimi .. her neyse detaylar o kadar önemli değil. işin aslı ben her gün bir hikayenin bölümünü yazıcam. belki çok slak belki çok saçma olacak. belki hiç kimse beğenmicek ama ben bunu yapıcam!!!! koydum aklıma. Umarım bign biri duyar bu tuş sesini. hıh .. 15 dk sonra görüşürüz. ilk bölümle..
29 Aralık 2009 Salı
Dırırım
Başlık bulamadım pardon. Şu anda acıdan başka bişey hissedemez oldum deseemm tam yeridir. Hani çizgi filmlerde kapıya çarparlar sonra da aşağı doğru kayarlar ya ! Evet tahmin ettiğin gibi bılogg bugün aynı şey benim başıma geldi. Sevgili golden yavrusundan kaçarken kapıyı görmeyip çarptım. sonrada yere düştüm!!! Sanırım hiç görgü tanığı yok. Merk etme kapı sağlam ama kendim için aynı şeyi söyleyemicem :( İşte dizimin son hali..
(Not: yaklaşık 1 cm yüksekliğinde bir şişlik içermekte)11 Aralık 2009 Cuma
Yeni Ay
şu anda filmin oylama sahnesinde durdurmuş bu yazıyı yazıyorum. İlk görüşün etkisinden çıktım artık yaklaşık 8. kez izliyorum filmi. Kusur aramaya başladım tabiki.Hadi sıralayalım;
1_ Edward'ın saçları ne kdar kötü film boyunca. Sanki elektrik şokuna uğramış gibi. İlk filmdeki çekiciliğini kaybetmiş. Ayrıca Jane'nin Edward'a acı çektirdiği sahne çok yapmacık olmuş. Edwardın yamulup büzülmesi ağzı tipi falan. Üzgünüm bebeğim ama benden geçer not alamadın bu sefer.
2_ Cullen ailesine geldi sıra. O lensler. Ahhhh! Olamaz böyle bişey ya. Abicim akıl var mantık var. İlk filmde hangi marka lens kullandıysanız 2. filmdede o marka lens kullanın. Bi kere rengi iğrençti (1. filme göre) . Bide kocaman kocaman erik kadar göz mü olur?.Ayrıca Rosalie ve Esme'ye nolmuş. Esme'nin son sahnedeki hali... Kabus gibi. Göze siyah kalem sürmek bi insana bu kadar mı yakışmaz. Ve Rosalie... Çirkinsin güzelim. İlk filmdeki o seksi hatun . ı ıh yok artık.
3_Volturiler... Filmi izlerken çok güldüm. Aro sağolsun. Yönetmen sana sesleniyorum. Aro neden şizofren taklidi yapıyo ? (ben mi yanlış anladım??) Böyle salak salak gülmeler falan. Yanlış işler bunlar. Adam 5 dk içinde 5 ten fazla harika anlamına gelen sözcük kullandı . Harika. Etkileyici.Mükemmel.Harikulade.. Gerçekten Aro senin ağır abi olman lazım . Böyle kadın gibi gülmeler, boş boş bakmalar falan. İdolumdün adamım ama olmamış .
4_Marcus; sana nolmuş yavrum?? O ses ne? Boğazına ekmek mi kaçtı? Sanki biri seni öldürmeye çalışıyo gibi, yok yok ergenliğe yeni girmiş erkeklerin sesi gibi. Bu para bolluğunda dublaj yapmamışlar. Mahsun bile dublaj kullanıyo. Olmamış..
5_Kurtadamlar ... Saygılar hürmetler.. Pek bi hoşsunuz bu günlerde. Filmde tek iyi şey sizsiniz yahu. Hele Paul'un özür dilemesi. Çok güldüm. Filmi izlenebilir kılmışlar.Olmuş
6_Charlie.. Heleşükür babalık ya. Sonunda ağzından film boyunca 3 kelimeden fazla laf çıktı. Karizmatik adammışsın . Konuşmaya devam et. Ama saçma olan bişey var . Bella(sanada sıra gelcek BEKLEE) kabustan uyanınca yanına gittin. Tamam iyi hoş. Ama orda niye saçmaladın. Yok ünlü çapkın falan ne alaka. Allahın yaerappim. İdare eder
7_Bella.. Yani malsın salaksın. Sevmiyorum seni işte. Ağzın 53 derecelik açı ile açık durmaktan başka bi işe yaramıyosun. Ben beklerdim ki arada bi ağlarsın falan. Edward ben gidiyorum hadi bay bay diyo. Hanım kızımız bakıyo bön bön. Hiç olayı hissettirememiş bence. ( ben daha iyi oynardım ki onu!) Edward diye ölüyosun sonunda sana evlenme teklif ediyo HIIII diye kalıyosun. Ne iş? Sen istemiyosan isteyenler var yani! Olmamış güzelim. Sen vazgeç bu işten.
8_Jacob...Dırırırımmmmmm. Dakika 50-50. saniye. Jacob'' Benden hoşlanıyorsun ama değil mi?'' ve sonraki bakış. Ah ölüyorum adamım. Bu filmde harikasın. Ayrıca son sahnedeki surat ifaden resmen acı çekiyo gerçekten. Yakışıklılığın bi yana, bence gerçekten iyisin. Devaaam
9_Jasper, kazık mı yuttun? Filmde 2 cümle kurdun tamam anladık. Ne o artis artis bakmalar kazık yutmuş gibi dik dik kasım kasım kasılmalar falan. Zaten hiç sevemedim seni. I ıh boşver sen bırak oyunculuğu 100 Monkeys e devam et.
10_ Emmett. Ahahaha güldürüyor bu adam beni. Süperdi. Diyecek bişey yok.
Eh film böyle işte. Müzik falanda hoş olmuş hani. Verdiğim paralara değdimi bilmem ama Ben seviyorum bu seriyi. Öptüm bye
1_ Edward'ın saçları ne kdar kötü film boyunca. Sanki elektrik şokuna uğramış gibi. İlk filmdeki çekiciliğini kaybetmiş. Ayrıca Jane'nin Edward'a acı çektirdiği sahne çok yapmacık olmuş. Edwardın yamulup büzülmesi ağzı tipi falan. Üzgünüm bebeğim ama benden geçer not alamadın bu sefer.
2_ Cullen ailesine geldi sıra. O lensler. Ahhhh! Olamaz böyle bişey ya. Abicim akıl var mantık var. İlk filmde hangi marka lens kullandıysanız 2. filmdede o marka lens kullanın. Bi kere rengi iğrençti (1. filme göre) . Bide kocaman kocaman erik kadar göz mü olur?.Ayrıca Rosalie ve Esme'ye nolmuş. Esme'nin son sahnedeki hali... Kabus gibi. Göze siyah kalem sürmek bi insana bu kadar mı yakışmaz. Ve Rosalie... Çirkinsin güzelim. İlk filmdeki o seksi hatun . ı ıh yok artık.
3_Volturiler... Filmi izlerken çok güldüm. Aro sağolsun. Yönetmen sana sesleniyorum. Aro neden şizofren taklidi yapıyo ? (ben mi yanlış anladım??) Böyle salak salak gülmeler falan. Yanlış işler bunlar. Adam 5 dk içinde 5 ten fazla harika anlamına gelen sözcük kullandı . Harika. Etkileyici.Mükemmel.Harikulade.. Gerçekten Aro senin ağır abi olman lazım . Böyle kadın gibi gülmeler, boş boş bakmalar falan. İdolumdün adamım ama olmamış .
4_Marcus; sana nolmuş yavrum?? O ses ne? Boğazına ekmek mi kaçtı? Sanki biri seni öldürmeye çalışıyo gibi, yok yok ergenliğe yeni girmiş erkeklerin sesi gibi. Bu para bolluğunda dublaj yapmamışlar. Mahsun bile dublaj kullanıyo. Olmamış..
5_Kurtadamlar ... Saygılar hürmetler.. Pek bi hoşsunuz bu günlerde. Filmde tek iyi şey sizsiniz yahu. Hele Paul'un özür dilemesi. Çok güldüm. Filmi izlenebilir kılmışlar.Olmuş
6_Charlie.. Heleşükür babalık ya. Sonunda ağzından film boyunca 3 kelimeden fazla laf çıktı. Karizmatik adammışsın . Konuşmaya devam et. Ama saçma olan bişey var . Bella(sanada sıra gelcek BEKLEE) kabustan uyanınca yanına gittin. Tamam iyi hoş. Ama orda niye saçmaladın. Yok ünlü çapkın falan ne alaka. Allahın yaerappim. İdare eder
7_Bella.. Yani malsın salaksın. Sevmiyorum seni işte. Ağzın 53 derecelik açı ile açık durmaktan başka bi işe yaramıyosun. Ben beklerdim ki arada bi ağlarsın falan. Edward ben gidiyorum hadi bay bay diyo. Hanım kızımız bakıyo bön bön. Hiç olayı hissettirememiş bence. ( ben daha iyi oynardım ki onu!) Edward diye ölüyosun sonunda sana evlenme teklif ediyo HIIII diye kalıyosun. Ne iş? Sen istemiyosan isteyenler var yani! Olmamış güzelim. Sen vazgeç bu işten.
8_Jacob...Dırırırımmmmmm. Dakika 50-50. saniye. Jacob'' Benden hoşlanıyorsun ama değil mi?'' ve sonraki bakış. Ah ölüyorum adamım. Bu filmde harikasın. Ayrıca son sahnedeki surat ifaden resmen acı çekiyo gerçekten. Yakışıklılığın bi yana, bence gerçekten iyisin. Devaaam
9_Jasper, kazık mı yuttun? Filmde 2 cümle kurdun tamam anladık. Ne o artis artis bakmalar kazık yutmuş gibi dik dik kasım kasım kasılmalar falan. Zaten hiç sevemedim seni. I ıh boşver sen bırak oyunculuğu 100 Monkeys e devam et.
10_ Emmett. Ahahaha güldürüyor bu adam beni. Süperdi. Diyecek bişey yok.
Eh film böyle işte. Müzik falanda hoş olmuş hani. Verdiğim paralara değdimi bilmem ama Ben seviyorum bu seriyi. Öptüm bye
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)